Startseite

 

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 93. yılını kutlarken gerek üzerinde yükseldiği ve gerekse onu şekillendiren vazgeçilemez kavramları değerlendirmek ve günümüzdeki durumlarını gözden geçirmekte sonsuz yarar vardır.

Bu kavramların hepsi, tarihsel olaylardan, yaşanılan gerçeklerin deneyimlerin, esinlenilen evrensel değerlerin ustaca bütünleştirilmesi sonunda ulaşılan sentezin öğeleridir.

I.   Büyük Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üç temel esas üzerinde yükselir: TAM BAĞIMSIZLIK-ULUSAL EGEMENLİK-ULUSAL DEVLET.

    Tam Bağımsızlık: Osmanlı Devleti yöneticilerinin uyguladıkları yanlış politikalarla, Sanayi devrimini tamamlamış devletlerin borçlandırma, sermaye kaydırma, şirketlerini ülkede yaygınlaştırma politikalarının doğal ve kaçınılamaz sonucu olarak maliyesi ve ekonomisi yabancı denetim ve kontroluna girmiştir. Bunun başka bir şekilde ifadesi; koskoca imparatorluğun yarı sömürgeleşmesidir. Bu oluşumun Atatürk’te ortaya çıkardığı sentez: “Ekonomik Bağımsızlık olmadan Siyasi Bağımsızlık olmaz” O’nun bütün yaşamı ekonomik açıdan kalkınmış, kendine yeterli ve siyasi bağımsızlığını elde etmiş tam bağımsız yeni bir devlet kurmak mücadelesi ile geçti. Ve bunu da başardı.

   Ulusal Egemenlik: Çağ dışında kalmış, gününü çoktan doldurmuş tanrısal buyruklarla donatılmış gücünü gökten alan siyasi otorite yerine, gücünü yerden,yaşamın gerçeklerinden , ulustan alan çoğulcu,çok düze,katılımcı,çok sesli demokratik parlamenter model yönetimde gerçekleştirildi.

     Ulusal Devlet: İmparatorluğun kokuşmuş yapısı ve ümmet görünümündeki toplumu yerine ulus devlete geçişle, ümmetten ulusa, köle görünümündeki organizmadan özgür, cesur, insan olma onuruna ve kimliğine sahip vatandaş düzeyine çıkarılması Atatürk devrimi ile gerçekleşti. O,Türk Ulusunu “ Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran Anadolu Halkı” olarak gören, aralarında cins,ırk ve inanç ayırımı yapmaksızın bütün insanlarını kucaklayarak ulusal birlik ve bütünlüğün temel harcını atarken çağın insan odaklı en insancıl(hümanist) tek düşün hareketinin mimarı oldu.  

        Bu temel taşlar üzerinde yükselen yapının yönetsel modeli ise: LAİK-DEMOKRATİK-SOSYAL BİR HUKUK DEVLETİDİR.

       II.  Birinci sıradaki kavramlar nasıl devleti güçlü kılıyor ve kürede saygın konumuna oturtuyorsa, ikinci sıradaki kavramlar ülke ve toplumun çağdaş-uygar görünümünün yanı sıra toplumsal huzur-barış ve birlikteliğinin güvencesi olan evrensel değerlerdir.

Atatürk devriminin verdiği ivme ve İsmet Paşa’nın kararlılıkla sahip çıkmayı üstlendiği bu yapı 1950’de ilk kırılma dönemine girmiş ve günümüze uzanan süreçte Atatürk’e, devrimine ve O’nun anıtsal eseri Tam Bağımsız Laik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı, önceleri sinsi ancak şimdilerde pervasız ve kabadayıca önü alınamaz açık bir karşı çıkış ve suikasta dönüşmüştür.Son dokuz yıl ise bu ters gidişin zirve yaptığı dönemi oluşturmaktadır

CUMHURİYET NEREYE GİDİYOR?...

Bu sorunun yanıtı yukarıdaki temel kavramları güncel durumuna kısa bir göz atışla verilebilecektir.

Tam Bağımsızlık: Bugün ülkenin mali, ekonomik ve siyasi politikaları uluslararası IMF, OECD, DÜNYA BANKASI, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER, AB, ABD gibi kuruluş ve devletler tarafından belirlenmekte ve baskı ile uygulatılmaktadır. Ulusal Meclis’in aldığı karar çıkardığı yasalar, bağımsız yargının aldığı kararlar Avrupa Parlamentosu ve Yargı sistemi ile uyum sağlamıyorsa iade edilmektedir. O zaman hangi bağımsızlıktan söz edilebilir.

Ulusal Egemenlik: Ulusun tümünün ortada %10’luk seçim barajı varken. temsilcileri eliyle ülke yönetiminde söz sahibi olduğunu iddia edebilmek bir kandırmacadan ibarettir.

Ulusal Devlet: Ulusal devlet geleneğinin hareket noktası olan ULUS VE ÜLKENİN BÖLÜNEMEZ BÜTÜNLÜĞÜ ilkesi oy toplamaya dönük kimi zaman yanlış kimi zaman ise amaçlı olduğu kuşkusunu uyandıran Demokrasi ve Özgürlük perdelemesi arkasındaki yerel yönetimleri güçlendirme, ana dilde eğitim vb. yapay bahanelerle büyük bir soruna dönüştürülmüş ülkeyi bölünme eşiğine getirmiştir. Sivil itaatsizlik mitingleri düzenleyen, bölgesinde iki dil kullanımı kavgası veren, Demokratik özgürlük ilan eden, devleti tanımadığını açıkça ifade eden ayrılıkçı gurup ve siyasi oluşumlara karşı hükümetin ve devletin eli kolu bağlı kalışı deyim yerinde ise neredeyse hoşgörülü davranışı şaşırtıcıdır . Bu gidiş ulus devletin geleceği için son derece kaygı vericidir.

Laiklik: Atatürk Devrimi’nin temel taşı olan bu ilke yapılacak bir referandumla halkın isteğine bağlı olacağı daha başlarda söylenmişti. Oluşturulan aile imamı uygulamaları, evlere şu veya bu vesile ile amam gönderme düşünceleri, yaz kuran kurslarında yaş sınırının kaldırılması , ailelerin çocuklarının doğum günlerini camilerde yapmaları gibi Diyanet İşleri başkanlığının önerileri, orta öğretimde şimdilik seçmeli ancak,baskılarla zorunlu derse dönüştürüleceği şimdiden görülen Arapça derslerini konması,YÖK’ün İmam Hatiplilere Üniversitelerin yolunu açan Katsayı uygulamasını kaldırması yolundaki çalışmalarını tamamlayan son adım ise Mili Eğitim Bakanı’nın sözlü kararname ile kendi teşkilat yasalarındaki geleceğimizin güvencesi olan gençliğin Atatürkçü Düşünce yolunda yetiştirilmesi ile ilgili   yaklaşımı kabul edilemez gerekçelerle kaldırması ile laiklik ilkesine son darbelerin vurulması ülkenin nereye yöneltilmek istendiğinin işaret fişeklerini oluşturmaktadır.

Demokrasi: Çoğunlukta olma anlayışı ile (ben bilirim - ben yaparım) kimseye hesap vermem gibi tek kişi ve zümre diktasına dönüşmüştür. Yasama-Yürütme-Yargı erklerini iktidar partisinin güdümüne sokan, eleştiri nereden gelirse gelsin (kişi, kurum yazılı veya görsel medya v.b.)özgürlük tanımayan, kabul edemeyen, içine sindiremeyen antidemokratik anlayışla deyim yerinde ise faşizan bir yaklaşımla (Amerikalılar çoktan adını koymuştu : İslamo Faşist…) yöneten bunun için çeşitli baskı guruplarının yanı sıra,kurduğu polis gücünü ve güdümlü yargıyı yandaşlar ve karşıcılar için dilediğince yönlendiren ve kullanan bir yönetimin bulunduğu ortamda demokrasiden söz etmek zordur bundan da öte aldatıcıdır.

           SONUÇ: Daha da çoğaltılabilecek tüm bu ters oluşumları ışığında Cumhuriyetimizin 100. yıldönümünde Yeni bir Türkiye’den söz eden iktidarın ne gibi hazırlıklar içinde olduğu bellidir.

Bunların yanısıra ancak, bunları tamamlayıcı nitelikte olan son gelişme: Cumhuriyet Bayramı törenlerinin kaldırılmasıdır.

Evet, acımız çok büyük önce 25 şehit sonra bilançosu kabarık doğa felaketinin beraberinde getirdiği acılarımız. Böylesine büyük acılar içinde toplumca kıvranırken Cumhuriyet resepsiyonlarının iptal edilmesi yerinde. Ama, askeri törenlerin iptal edilmesini anlamak olanaksız. Acaba Cumhuriyet kutlamalarının yapılmaması için aranan bir bahane mi? Çünkü geçen senelerde 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü salgın hastalık nedeniyle ertelenmişti. Nitekim bayram tatili uzatmasına sığınılarak bu yılda yapılmayacağı ortada. Bütün bunlardan amaç belli Atatürk’ü önce saygın yerinden indirmek, sonra unutturmak, böylece toplumu büyük bir dayanağından yoksun bıraktıktan sonra kafalarındaki şablon doğrultusunda yönetmek, yönlendirmek. Bunda başarılı olabilirler mi? Şimdiye kadar denendi ancak olmadı. Buda olmayacak. Sandıklardan çıkan sonuçlara bakmayın. Toplumun geneline yakını Atatürk devriminin kendilerine kazandırdıklarının farkında, bunları kaybederse başına gelecekleri birazcık çevreye bakınca görüyor.

Halkın sağduyusu ile bu günlerin de geçeceğinden, Cumhuriyetimizin 89.yılını da 100. yılını da aynı coşku ve heyecanla kutlayacağımızdan ve bize kazandırdığı değerlere bugünden daha inançlı ve kararlı bir şekilde sahip çıkacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın.

                                              Yaşasın Cumhuriyet!

Şimdi paylaş !

10 Kasım Basın Bildirisi

Üyelik Başvuru Formu

ADD Duyurular

Aktuel Bilgiler / Abone ol

Anıtkabir Özel Defteri

Bugün Anıtkabir

Özel Defterini imzaladınızmı ?

tıkla

Ziyaretçi Defteri